13 Şubat 2017 Pazartesi

TL’DEKİ DEĞER KAYBI TEPKİSİZ KALINAMAYACAK KADAR FAZLA

TUĞRUL BELLİ - ŞUBAT 2017

Son 44 ayda Türk Lirası 3 kere “değer kaybı” dönemi yaşadı. Birincisi, eski Fed Başkanı Bernanke’nin ilk defa miktarsal genişlemede kısıtlamayı dile getirmesi ile Haziran 2013’te başladı. Bu döneme Merkez Bankası yüzde 4.5 gibi anormal düşük bir politika faizi ile yakalandı. (Bir noktada ABD’nin para musluklarının kısılacağı bilinmesine rağmen politika faizini bu seviyeye çekmiş olması Erdem Başçı’nın MB kariyerindeki en büyük hataydı.) Sonrasında, hatırlanacağı gibi, MB utangaç bir şekilde, faiz koridoruyla oynayarak, ortalama fonlama faizini %7’lere kadar çıkardı. Ancak, bu da yeterli olmadı, ve 28 Ocak 2014 gecesi faiz oranları 7’den 10’a yükseltilmek durumunda kalınıldı. Böylece, devaluasyonu frenlemek için toplamda %5.5 kadar bir faiz artışı yapılmış oldu. Bu dönemde sepet bazında TL %33 kadar değer kaybetti.
TL’deki 2. değer kaybı dönemi Ocak 2015’te başlayan ve Eylül 2015’e kadar süren dönem. Bu dönemi Merkez Bankası ortalama fonlama maliyetini toplamda 1 puan kadar artırarak atlatabildi. (Ancak önceki döneme göre devaluasyonun başındaki faiz oranı çok daha yüksekti: %7.9.) Bu dönemde değer kaybı sepet bazında %28 oldu.

Son olarak ise, Temmuz’daki darbe girişimi ile başlayan, sonrasında Fed’in 2017’de birden fazla faiz artışı gerçekleşme ihtimaliyle kuvvetlenen ve Trump’ın seçilmesiyle iyice hız kazanan bir doların ana vatanına dönme periyotu yaşıyoruz. Bu sefer de Merkez Bankası faiz artırmaya ilk başta biraz direndi. Ama Ocak ayında Geç Likidite Penceresi’ni devreye sokarak, ortalama fonlama maliyetini toplamda %2.6 yükseltmş oldu. Bu da şimdilik TL üzerindeki baskıları bir miktar ortadan kaldırmışa benziyor. Ancak gene de TL’deki son 6 aylık değer kaybı %25 civarında seyretmekte.

Kümülatif olarak bakıldığında ise, son 44 ayda TL’nin değer kaybı %85’e yaklaşmış durumda. Bu süre zarfında enflasyon artışının ise sadece %35 olduğu dikkate alındığında, TL’de yüksek oranlı ve “kalıcı nitelikte” bir değer kaybı yaşanmakta olduğu görülüyor. (Eğer bir perspektife oturtmak gerekirse, 2001’de meydana gelen TL’deki ani kopuşun bile sonuçta bu kadar yüksek bir reel kayıp yaratmadığını söyleyebiliriz. O zaman dolar 10 ayda 67 kuruştan 160’a fırlamış, ama sonrasında 135 kuruş civarında dengelenmesiyle %100 civarında bir devaluasyon yaşanmıştı. Ancak bu süre zarfında enflasyondaki kümülatif artış da %82 olmuştu. O dönemde Türkiye’nin döviz borcunun bugünkü seviyesinin çok çok altında olduğunu da hatırlatmama gerek yok sanırım. O güne göre bugünkü tek önemli pozitif fark, o günlerde bankaların durumunun da çok zayıf olmasıydı.)

Bu kadar yüksek oranlı bir kur artışı mutlaka ki özellikle döviz borcu yüksek olan şirketlerde (belki de henüz tam su üstüne çıkmamış) önemli tahribatlara sebep olmak durumunda. Kur artışı sadece bilançodaki döviz borçlarını şişirerek kağıt üstünde zarar yazdırmıyor. Faiz ödemelerinin TL değerini artırarak reel kayıplara da yol açıyor. Ayrıca, yeni döviz borçlanmalarında artan faiz oranları da başka bir maliyet unsuru.

Bu şartlar altında, MB’nın önceliği TL’deki kan kaybının durdurulmasına vermesi gerekir. Nitekim, son haftalarda ortalama fonlama maliyetini sertçe bir şekilde yukarı çekerek MB bu konuda somut bir adım atmışa benziyor. Ancak, şunu da öngörmeliyiz ki, dolar akımları dengeleninceye kadar TL zayıf kalmaya devam edecek, ve bu süreçte de enflasyonun yüksek, buna karşılık ekonomik aktivitenin de zayıf seyretmesi kaçınılmaz olacak. Bu durumun literatürdeki adı “stagflasyon”.
Şubat 2017 Ekonomi Raporunun tamamına ulaşmak için lütfen tıklayınız.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder