30 Haziran 2016 Perşembe

Brexit’e ne sebep oldu?

TUĞRUL BELLİ - 30.06.2016

Referandumlar ilk bakışta son derece demokratik bir uygulama gibi gözükse de, aslında hiç de öyle değildirler. Öncelikle ele aldıkları meseleyi ‘evet-hayır’ gibi son derece kısıtlayıcı bir boyuta indirgemeleri, ve hiçbir orta yola müsade etmemeleri başlı başına bir sorun. Ayrıca, Büyük Britanya’daki son oylamada görüldüğü gibi, halkın neredeyse yarısının istemediği bir sonucun ortaya çıkmasına sebep olması da referandumların çoğunlukçu, dolayısıyla da anti-demokratik yapısının bir başka tezahürü. Tabi, Cameron gibi devlet adamlığının gerektirdiği birikimden uzak toy bir siyasetçinin eninde sonunda böyle bir hata yapması da kaçınılmazdı. Böyle bir siyasetçiyi iş başına getirmek de İngiliz demokrasisinin sorunu olmalı! Şimdi İngilizler ortaya çıkan bu saçma durumdan nasıl kurtulacaklarını kara kara düşünüyorlar.

İki hafta önceki yazımda Britanya’nın çıkması halinde asıl problemin Avrupa Birliği’nde yaşanacağını iddia etmiştim. Maalesef, Avrupalı parlamenterlerden gelen ilk tepkiler de bu olaydan hiç ders almadıklarını gösteriyor. AB son derece hantal, teknokratik ve de bürokratik bir kuruluş olmaya devam ediyor. AB seçmeni ve yönetimi arasında ciddi bir kopukluk söz konusu. Siyasal ittifakın sınırları hiç iyi çizilmemiş durumda. Nüfuslarının AB toplamındaki payı yüzde 30 kadar olsa da Almanya ve Fransa’nın yönetimdeki ağırlığı çok fazla. vs.vs. Bu problemler çözülmediği sürece AB çok sorunlu kalmaya devam edecek ve yavaş yavaş dağılmaya başlayacak. 

Britanya’da ortaya çıkan neticede halkın önemli bir kesiminin refah ile ilgili endişeleriyle birlikte yabancı işçilerin kendi işlerini ellerinden aldıkları veya alacakları algısı önemli bir yer tutmakta. Bu, maalesef ki, son derece tutucu ve gerçeklikten de bir o derece uzak bir bakış açısı. Halkın bu konudaki algısını değiştirmeyen, ve ucuz bir popülizm adına gerçek görüşlerini saklayan ve hatta değiştiren Boris Johnson gibi siyasetçilerin vebali büyük. Ancak maalesef siyaset sanırım her yerde kirli bir oyun, dünyanın en eski demokrasisinde bile. AB’nin daha fakir ülkelerinden zengin ülkelerine çalışmaya giden işçilerin o bölgelerde işsizliği artırdığı ve sosyal sorunlara sebep olduğu büyük ölçüde bir şehir efsanesi. Zaten, İngiltere’de AB’den çıkış oyunun yüksek olduğu bölgeler yabancı işçi nüfusunun da en az olduğu bölgeler. Buna karşılık, işsizlik oranı daha yüksek olmasına rağmen, genç İngilizlerin ise ağırlıklı olarak ‘kalma’ taraftarı oldukları görülüyor. 

Geçen sene Fransız ekonomist Thomas Piketty’nin dünyadaki gelir dağılımını inceleyen kitabı çok ses getirmişti. Piketty uzun vadede sermayenin getirisinin büyüme oranının üzerinde seyrediyor olması nedeniyle, geliri yeniden dağıtıcı (redistributive) tebdirler alınmaması durumunda gelir eşitsizliğinin yüzde 1’lik sermayedar grubu lehine daha da artacağı öngörüsünde bulunmuştu. Bu senenin favori gelir dağılımı çalışması ise Branko Milanoviç’in tüm dünya nüfusunun 1988-2008 yılları arasındaki gelir dağılımındaki değişiklikleri incelediği ‘Küresel Eşitsizlik’ adlı kitabı. Tam da küreselleşmenin ve neo-liberalizmin coştuğu bir zamana denk gelen bu dönemde, yüzde beşlik aralıklarla bakıldığında dünya nüfusunun en fakir yüzde 5’i dışında, yüzde 10-70 arasındaki grupların bu 20 senede gelirlerini yüzde 50-80 arasında artırdıkları görülüyor. Buna karşın yüzde 75 ile 95 arasındaki tam da gelişmiş ülkelerdeki orta sınıfl ara denk gelen kesimin gelirlerini çok az artırabildikleri ve aslında göreceli olarak ciddi bir gelir kaybı yaşadıkları görülmekte. İşte bu kesim, sadece İngiltere’de değil, gelişmiş ülkelerin pek çoğunda kurulu düzen politikacılarına isyan eden ve maalesef de çoğu zaman aşırı sağa yönelen kesim. (Nüfusun en zengin yüzde 1’i ise bu 20 senede gelirlerini yüzde 60 gibi yüksek bir oranda artırmış.) Kısaca, küreselleşme gelişmiş ülkelerin orta sınıflarına hiç de yaramamış. Bu durum karşısında bugüne kadar bu kitlelerin çok fazla sesini çıkartmamış olmalarının sebebi ise 2008 krizine kadar kendilerine sunulan sonsuz tüketici ve konut kredisi imkanları. Borçlanarak harcama yapan bu kesimler alım güçlerindeki erozyonun farkına varamamışlardı. Ta ki, bugüne dek! 

★ ★ ★ 

Geçen haftaki yazımda, faizlerdeki düşüşe rağmen bankacılığın toplamında kredi hacminin artmadığından bahsetmiştim. Buna karşın, son dönemde kamu bankalarındaki kredi artışının ise dikkat çekici boyutlarda olduğunu ve bunun bazı kredi standartlarının gevşetilmiş olma riski taşıyabileceğine değinmiştim. Ancak, açıkçası bu biraz 90’lı yılların önyargısını taşıyan bir görüş olabilir. Nihayetinde, Türkiye 90’lı yıllarda yaşadığı (ve 2001 kriziyle sonuçlanan) bankacılık tecrübesinden fazlasıyla ders aldı. Bu nedenle (ve özellikle BDDK denetimi altında) standartların düşürülmüş olması son derece düşük bir ihtimal. Kaldı ki, bu yönde bir emare, ‘basiretli tacir’ yaklaşımının dışına çıkıldığına dair bir işaret de görülmüyor. Ayrıca, son 2 seneye kadar, kredi portföylerini çok hızlı bir şekilde artırmış olan özel bankaların (yüzde 130’lara varan kredi/mevduat oranlarının da gösterdiği gibi) kredi vermede bazı doğal ve yasal limitlere gelmiş oldukları aşikar. Buna karşın, kamu bankalarının kredi/mevduat oranları henüz düşük seviyelerde. Bu nedenle özel bankalar duraklarken kamu bankalarının hızlanması normal.

Kaynak : Dünya Gazetesi Tuğrul Belli Yazıları

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder