8 Nisan 2016 Cuma

PROBLEM TASARRUFLARIN DÜŞÜKLÜĞÜ MÜ, YATIRIMLARIN YETERSİZLİĞİ Mİ?

TUĞRUL BELLİ - NİSAN 2016

Son günlerde gene “Türkiye’de tasarruflar düşük, bu yüzden faizler yüksek” şeklinde bir söylem telaffuz edilmeye başlandı. Hatta bizzat Sn. Şimşek “Türkiye'nin en temel sorunu tasarrufların düşük olmasıdır. Tasarruflar bu kadar düşük olmasaydı faizler daha kolay düşerdi.” şeklinde bir beyanatta bulundu. Evet, Türkiye’de tasarruflar düşük. Bu bir gerçek. Bunun en net göstergesi de ülkenin toplam tasarruf açığının bir göstergesi olan cari açık oranı. Her ne kadar 2011 senesinde %10’lar mertebesine yaklaşarak neredeyse bir dünya rekoru kıran cari açığımız bugünlerde %4’lere gerilemiş olsa da, gene de oldukça yüksek bir açık oranına sahibiz...
Öte yandan çok yüksek bir tasarruf oranına sahip olmak da, illa ekonominin sorunsuz bir şekilde yürüyeceği anlamına gelmiyor. İşte Çin’in durumu. Denilebilir ki, “iyi de, son 25 senede Çin ekonomisi bu yüksek tasarruf oranları sayesinde çok hızlı bir büyüme gösterdi.” Evet doğru ama Çin çok düşük bir milli gelir seviyesinden yola çıkmıştı. Bugünlerde ise o da yavaş yavaş “orta gelir tuzağı”nın yörüngesine girmiş gibi gözüküyor. Önümüzdeki dönemlerde Çin ekonomisi ile ilgili pek çok negatif gelişme ile karşılaşırsak hiç şaşırmayalım. Tasarrufları hanehalkları, şirketler ve kamu olarak üçe ayırabiliriz. Bizim öncelikle tasarruf deyince aklımıza hanehalklarının (vatandaşın) tasarrufu akla geliyor. Ancak bir tüzel kişilik olarak şirketler de tasarruf yapabilir. Şirketlerin tasarrufu onların net kârlarıdır. Kamunun net tasarrufu bütçe fazlasıdır (daha doğrusu “kamu kesimi genel denge fazlası”). Hanehalklarınınki ise tüketim olarak harcamayıp, tasarrufa kanalize ettikleri birikimlerdir. Türkiye’de bu birikimler büyük ölçüde banka mevduatlarında toplanmaktadır. (Bir kısmı altına, çok az bir kısmı da borsaya yönelmektedir.) Evet belki Uzakdoğu toplumları kadar tutumlu olduğumuz söylenemez ama özellikle müsrif bir toplum olduğumuz da iddia edilemez. (Sağolsun, tüketici kredileri sayesinde müsrifliğe doğru hızlı bir gelişim göstermiyor da değiliz!) Unutmayalım ki, hanehalkları ancak günlük ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra kalan gelirlerini tasarrufa yöneltebilirler. Problem hanehalklarının reel gelirinin düşük olmasındadır. (Bu noktada “asgari ücret” artışının hanehalklarının gelirini artırarak tasarrufları da artıracağı gibi bir çıkarımda bulunabilir. Ancak, ücretlerin artması aynı zamanda şirketlerin kârlılığının azalması anlamına gelir. Yani, toplamda milli tasarruf düzeyinde bir değişiklik olmaz.) Açıkçası tasarrufları bir gecede artırmanın kolay bir formülü de yok. Mesela, diyelim faizleri düşürdünüz. Bu durum şirketlerin kârlılıklarına olumlu etki yaparken, hanehalklarının tasarruf birikimlerine (daha düşük mevduat faizi nedeniyle) negatif etki yapacaktır. Tersi durumda ise, bu sefer şirketler zarar edecektir. Kısaca nette değişen bir şey olmayacaktır. Son dönemde bankaların kaynak toplamadaki zorluklar ve artan kaynak maliyetleri nedeniyle kredi vermede isteksiz davrandıklarından söz ediliyor. Bu hem doğru, hem de yanlış bir gözlem. Doğru çünkü bankaların yurtdışından buldukları kaynaklar daralırsa ve/veya bunları TL olarak kullandırmanın maliyeti artarsa, bu durumun kredi şartlarını etkilemesi gayet doğaldır. Nitekim, son dönemdeki gelişmeler kısmen bu durumun bir yansıması. Öte yandan, bankaların (en azından teorik olarak) TL kredi vermek için kaynak (=TL mevduat) bulmak gibi bir kısıtlamaları yok. Bankalar rahatlıkla sermaye yeterlilik rasyoları (SYR) yüzde 12’ye gerileyene kadar TL kredi kullandırabilirler. (Nitekim, TL’de görülen değerleme ile birlikte bankaların SYR’si şubat sonu itibarıyle 15.4’e çıkmış durumda.) Bunun için önce mevduat toplamaları gerekmez çünkü verdikleri krediler gün sonunda bankacılık sistemine mevduat olarak geri döner zaten. Ancak Türkiye gibi kronik cari açık veren ülkelerde verilen TL kredilerin tamamı sistem içinde kalmayabilir. Bu krediler şirket veya tüketicilerin döviz harcamaları nedeniyle dövize çevrilip bankacılık sistemi dışına çıkarak mevduat olarak geri dönmeyebilirler. (O zaman da Merkez Bankası piyasayı giderek daha fazla oranda TL kaynak ile fonlamak durumunda kalır.) Türkiye ekonomisinin asıl problemi tasarruflarının düşüklüğünden çok, yatırımlarının nicelik ve nitelik olarak zayıflığıdır. Yatırım oranımız düşük olduğu gibi yatırım alanları da yeterince döviz kazandırıcı faaliyetlere odaklanmamıştır. Özellikle son 10 yılda, banka kredileri ağırlıklı bir şekilde tüketici ve konut kredilerine yönelmiştir. Reel sektör kredileri ise inşaat ve perakende ticaret sektörleri gibi alanlarda yoğunlaşmıştır. Halbuki, Türkiye’nin döviz kazandırıcı sektörlere yatırım yapması elzemdir. Bunun için de kamu-özel sektör işbirliği ile birlikte yatırımları doğru alanlara yönlendirici teşvik politikalarına ihtiyaç vardır.
Nisan 2016 Ekonomi Raporunun tamamına ulaşmak için lütfen tıklayınız.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder