28 Mayıs 2015 Perşembe

Küresel entegrasyon, ulus-devlet ve demokrasi trilemması

TUĞRUL BELLİ - 28.05.2015

Yıllar önce Dani Rodrik biraz da ekonomi bilimindeki bir başka trilemmadan (Mundell- Fleming Modeli) esinlenerek ülkelerin siyaset politikalarında da bir ‘üçlem’ kısıtı olduğu tezini ortaya koymuştu. (Dilemma terimini “ikilem” olarak tercüme ettiğimize göre, trilemma’ya da ‘üçlem’ diyebiliriz sanırım.) Bilindiği gibi orijinal trilemma tezi sermaye hareketleri serbest olan bir ülkede para politikası ve kur rejimi politikalarından ancak birinin sabitlenebileceğini ortaya koymaktaydı. 

Diğer bir ifadeyle, sabit kur politikası izleyen bir ülkede bağımsız bir para politikası izlemek mümkün değil. Eğer kurlar sabit tutulmak isteniyorsa, faizler dalgalanmalı. Faizler sabit tutulacaksa da, kurlar serbest kalmalı. Son dönemlerde, biz de bu teorinin geçerliliğini (bir kez daha) yaşayarak gördük. Faizler suni bir şekilde düşük tutulmaya çalışıldığında, kurlar arttı. Rodrik de benzer bir üçlemin siyaset (“siyasal ekonomi” de diyebiliriz) alanında geçerli olduğunu savunmakta. 

Rodrik’e göre bir ülkenin demokratik siyaset, ulusal egemenlik ve küresel ekonomik entegrasyon hedefl erinden hepsini aynı anda gerçekleştirmesi mümkün değil. Küresel ekonomik entegrasyon ülkeler arasındaki tüm işlem maliyetlerinin (gümrük vergileri, korumacı politikalar, alım-satım maliyetleri vs.) sıfırlanması ve mali kuruluşların denetiminin ülke dışında küresel bir otorite altında toplanması anlamına geliyor ki, Ulus-devlet (ulusal egemenlik) olgusu böyle bir oluşumun gerçekleşmesini imkansız kılıyor. Eğer Ulus-devlet politikalarını tamamen uluslararası ekonominin çıkarlarına göre şekillendirirse, bu sefer de yurttaşlarının talep ettiği politikalardan (demokratik siyasetten) feragat etmesi gerekiyor. Yok, eğer yerel (korumacı, sermaye hareketlerini kısıtlayıcı vs.) politikaları sürdürürse, bu sefer de küresel ekonomik entegrasyondan dışlanıyor ve bir süre sonra da ekonomik çöküşe sürükleniyor. 

Kabul etmek gerekir ki, Rodrik’in tezi biraz fazla basit ve indirgemeci. Zaten kendisi de ortaya attığı bu fikrin sadece ince yaklaşımlar gerektiren karmaşık bir gerçekliği algılamada bir kolaylık getireceğini vurgulayarak, bu konuda daha bilimsel bir çalışmaya bugüne kadar girişmedi. Ancak, bu fikrinin (ya da tespitinin) ne kadar yerinde olduğunu bugünlerde gündemde olan farklı konulardaki gelişmelerde görebiliriz. Trans-Atlantik Ticaret Ortaklığı (TTP) ve Yunanistan’ın bitmeyen çileli durumu ilk aklıma gelen konular. 

Bugünlerde ABD’nin Avrupa’ya deyim yerindeyse empoze etmeye çalıştığı Trans-Atlantik Ticaret Ortaklığı ilk bakışta küresel ekonomik entegrasyon konusunda bir ilerleme olarak görülebilir. Ancak, sadece bir ekonomik blok ile (AB) yapılacak olması (ki bizim dışlanmamız durumunda önemli bir ekonomik kaybımız olacak) bu anlaşmaya küresel değil, bölgesel ve ayrımcı bir hüviyet veriyor. Anlaşmanın iki blok arasındaki ticari maliyetleri düşürmek amacından daha çok (zaten bu maliyetler halihazırda son derece düşük), Amerikalı şirketlerin ihlal edildiğini düşündükleri haklarını yatırım yaptıkları Ulus-devletlerin (bu durumda AB ülkeleri) kanunlarından bağımsız olarak kendi yerel mahkemelerinde aramaları imtiyazını sağlamak şeklinde neo-sömürgeci bir amaç gütmesi, esasen AB bloğunun egemenlik haklarının kısıtlanması anlamına geliyor. (Benzer içerikteki İsviçre-Uruguay serbest ticaret anlaşması sayesinde Philip Morris şirketi Uruguay’a sigara reklamlarına getirdiği (WHO tarafından da övgü gören) makul kısıtlamalar nedeniyle Dünya Bankası nezdinde dava açmıştı. Bir anlamda Uruguay’ın kendi yurttaşlarını koruma hakkı elinden alınmış durumda.) 

Yunanistan halkı ise demokratik seçimler neticesinde SYRIZA Partisi’ne Troyka (IMF, AB ve AMB) ile yapılan ve artık içerdiği aşırı kemer sıkma politikaları nedeniyle Yunan halkına haksız bir yük getirdiği Dünya alem tarafından kabul edilen anlaşmanın şartlarını düzeltme yetkisi verdi. Bütün ekonomik modellemeler eğer borç ödemeleri daha uzun vadeye yayılırsa ve şart koşulan faiz-dışı bütçe fazlası hedefl eri daha makul seviyelere çekilirse, Yunan ekonomisindeki toparlanmanın çok daha kısa sürede gerçekleşeceğini gösteriyor. Ancak, gelin görün ki, Almanya hegemonyasındaki AB bu şartları yumuşatmaya yanaşmıyor. Sonuçta ya Yunanistan demokrasisinin gereğini yerine getirerek eurodan çıkacak, ya da demokrasiden feragat ederek acı ilacı içmeye devam edecek. Ancak her iki durumda da daha uzun bir süre toparlanamayacağı kesin.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin ise küresel ekonomik entegrasyon konusunda zaten pek bir direnç gösterme imkanları yok. Ancak, bu durumda ulusal egemenlik ve/veya demokratik politikalar ister istemez zafiyete uğruyor.

Kaynak : Dünya Gazetesi Tuğrul Belli Yazıları

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder