9 Şubat 2015 Pazartesi

FAİZLERİN YÜKSEK KALMASI MB’NIN SEÇİMİ DEĞİL

TUĞRUL BELLİ - ŞUBAT 2015

Bazen medyamızda bize benzer gelişmekte olan ülkelerin politika faizleri ile bizimki arasında kıyaslamalar yapılıyor ve bizim faizlerin o kadar da yüksek olmadığı şeklinde sonuçlar ortaya konuyor. Ancak burada gözden kaçan önemli bir şey var: Politika faizleri ile piyasa faizleri arasındaki fark. Politika faizleri bugünlerde bizimkiyle tıpatıp aynı olan 2 tane ülkeden (Hindistan ve Endonezya) örnek vermem gerekirse: Hindistan’da bankalararası faizler politika faizine paralel bir şekilde seyrediyor. Endonezya’da bankalararası faizler %6’nın da altında (piyasada fazla likidite var.) Türkiye’de ise faizler bu 2 ülkenin çok üzerinde, %10.50 civarında...

MB son Ocak toplantısında da politika faizi olarak görülen 1 haftalık repo faizini 50 baz puan düşürerek %7.75’e çekmiş olmasına rağmen bankalararası faizler %10.50’nin altına gerilemedi. Halbuki, örneğin, Aralık başında politika faizi %8.25 iken, bu faizler %9’un altına kadar gerilemişti. Ancak faizlerin yüksek seyretmesinin sebebi MB’nın kendi isteğine bağlı bir durum değil, Türk Lirası üzerine gelen baskılara karşı
likiditeyi sıkı tutma mecburiyetinden kaynaklanan bir durum. Fakat Hükümet kanadı da bu durumu her fırsatta eleştirmekten geri durmuyor. 

Aslında Hükümet’in davranış biçimi kendi içinde tutarlı. Önümüzde genel seçimler var. Piyasanın canlan(dırıl)ması oy açısından çok önemli. Keza, neredeyse son 3 senedir zayıf giden iç talep ve ihracat ortamının da sadece AKP yanlısı iş grupları için değil tüm müteşebbisler için giderek artan sıkıntılar yaratmakta olduğu da herkesin malumu. Ama bugünkü şartlar altında dövizde hareketlenme yaratmadan faizlerin hızla düşürülemeyeceğini de biliyorlar. Bunun için sorumluluğu MB’na havale ediyorlar. 

Merkez Bankası Başkanı ise, üzerindeki bu baskı altında “eğer manşet enflasyon 1 puanın üzerinde düşerse faizleri indireceğim” şeklinde garip bir açıklama yapmak zorunda kaldı. Bu açıklamayı yaptığı zaman enflasyon oranının ne olacağını biliyor olma ihtimalini (ki, büyük ihtimalle biliyordu) bir kenara bıraksak bile, sadece bir ayın manşet enflasyon rakamındaki noktasal düşüşe göre faiz ayarlaması yapacağını beyan etmek hiçbir merkez bankası kitabında yer alan bir uygulama değil. (Ne tesadüf ki, enflasyon azalışı %0.93 ile %1’in altında kaldı, böylece MB da %0.07 farkla faiz düşürmek zorunda kalmadı!) 

Denilebilir ki, Hindistan ve Endonezya’nın uzun vadeli enflasyon dinamikleri Türkiye ile aşağı yukarı aynı (ki öyle). O zaman neden TL faizleri bu ülkelerin yerel para faizlerine göre %2.5-4.5 kadar daha fazla? Açıkçası, olağan şüphelilere baktığımızda bugünlerde bu ülkeler ve Türkiye arasında fazla da bir fark yok doğrusu. Olağan şüphelilerden kastım beklenen cari açık oranı, toplam dış borçların milli gelire oranı, ve merkez bankalarının döviz rezervleri. Petrol fiyatlarındaki gerilemeyle birlikte bu sene cari açık oranımız Hindistan’ın
üzerinde kalmakla birlikte, Endonezya ile aşağı yukarı eşitlenmiş olacak. Döviz rezervlerinde ise Endonezya’dan oldukça daha iyi bir durumdayız. Dış borçların milli gelire oranı olarak %48 ile Türkiye Hindistan (%23) ve Endonezya’dan (%28) daha kötü bir durumda, ancak bu durum yerel faizlerde bu kadar farklılık olmasını gerektirecek bir risklilik yaratıyor mu, emin değilim doğrusu (özellikle ABD’nin faiz artış takvimi netleşmiş olmasına karşın küresel likidite şartlarının daha uzun süre devam edeceğinin belirginleşmiş olması karşısında).

Ancak, bir de çok net bir gerçek var: Türk parası son dönemde sadece rupilere göre değil, diğer gelişmekte olan para birimlerine göre de zayıf seyretmekte. Bunun bir nedeni Hükümet kanadının sözlü müdahelelerinin risk algısını artırmış olması. Diğer nedenler olarak da tırmanan Rusya-Batı krizi, petrol fiyatlarında görülen sınırlı artış ve Yunanistan-Troyka kavgası sayılabilir. Ancak bunların çoğunun arızi nedenler olduğu da bir gerçek.

Bence Türk Lirası’nın oynaklığı ve MB’nın da epey bir zamandır adeta bir “trader” gibi döviz piyasalarını neredeyse günlük müdahelelerle dengeye getirme çabalarının altında daha temel bir başka neden daha var: Cari açığımız azalıyor olmakta da olsa, finansmanının giderek artan oranda kısa vadeli döviz girişleriyle sağlanmak zorunda kalması. Nitekim, gene Hindistan ve Endonezya örneğini verirsek, bu ülkelere 2014 yılında giren doğrudan yabancı yatırımlar (FDI) sırasıyla 42 ve 30 milyar dolar ile cari açıklarının çok üzerinde gerçekleşti. Türkiye ise 2014’de 45 milyar dolarlık cari açığa karşılık sadece yaklaşık 12 milyar dolar yabancı yatırım çekebildi. Kısacası Türkiye uzun zamandır “kaliteli“ uzun vadeli sermaye çekemiyor.

Şubat 2015 Ekonomi Raporunun tamamına ulaşmak için lütfen tıklayınız.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder