8 Ocak 2015 Perşembe

Ekonomimizin güçlü noktaları

TUĞRUL BELLİ - 08.01.2015

Türkiye ekonomisinin (ve de siyasetinin) çok ciddi problemleri olduğu ve bunların gün geçtikçe ülkenin geleceği açısından daha fazla riskler yarattığı ve Türkiye’yi bir ‘orta gelir tuzağı’na sürüklediği tartışılmaz. Ancak aynı zamanda, bütün eksikliklerine ve çarpıklıklarına rağmen Türkiye ekonomisinin, uçurumdan aşağı düşmesini önleyen, bazı kuvvetli noktaları da var. İlk aklıma gelenler petrol ve türevleri üzerindeki yüksek maktu vergiler, azalan petrol ve emtia fiyatlarının cari açığa müspet etkisi, düşük kamu borçluluk oranı ve ulusal bir ekonomik sistemin varlığı. Bu 4 noktayı biraz daha açmak gerekiyor.

Şimdi, petrol ve türevlerine dünyanın en yüksek vergisinin uygulanmakta olmasının ‘nasıl bir kuvvetli nokta olduğu?’ sorulabilir.  Bir defa bu vergiler sayesinde akaryakıt konusunda savurganlık yapmadık ve erken zamanlardan itibaren (doğalgaz gibi) alternatif kaynaklar arayışında bulunduk. Evet, toplam petrol ve petrol türevlerinin ithalat faturası az değil. (2014’de 32 milyar dolar civarında). Ancak, bizimle aynı kulvardaki diğer petrol ithalatçısı gelişmekte olan ülkelerle milli gelire oran olarak kıyaslandığında, bu miktar oldukça düşük kalmakta. Petrol türevleri ihracatımızı da dikkate aldığımızda net ithalatın milli gelire oranı yüzde 2.6. (Misalen bu oran Polonya’da yüzde 4.8, Hindistan’da yüzde 5.8, Tayland’da ise yüzde 6.1) Bugünlerde ise, söz konusu vergilerin büyük ağırlıkla maktu olması nedeniyle, nihai kullanıcı fiyatları düşer ve enflasyona da müspet tesir yaparken, bütçe gelirlerimizdeki kayıp da minimumda gerçekleşmekte.

İkinci kuvvetli nokta ise, azalan petrol ve emtia fiyatlarının cari açığımızda önemli bir daralma yaratacak olması. Türkiye 2011-2013 arasında ortalama olarak yüzde 7.5 kadar bir cari açık verdi. Denilebilir ki, o dönemde Dünyada likidite bolluğu had safhadaydı, bu yüzden finansman problemi yaşamadık. Evet, bir ölçüde doğru. Ancak o dönemde petrol ve diğer emtia fiyatlarının aşırı yüksek olmasının sebebi de bu likidite bolluğu değil miydi? Bugünlerde ise, petrol ve emtia fiyatlarının hızla gerilemesi ile dış finansman ihtiyacında önemli bir rahatlama yaşayacağımız da muhakkak. Yani, bir vakitte FED faizleri yükseltse ve küresel likidite bolluğu azalsa bile (ki, böyle bir konuma gelinmesine daha epey bir zaman olduğu muhakkak), çok büyük bir baskı altında kalmayacağız. (Öte yandan, cari açığın finansman kalitesinin düşmekte olduğunu da not etmek gerekiyor.) 

Üçüncü nokta ise, yaşanan ve halen de bir ölçüde yaşanmaya devam eden küresel kriz esnasında pek çok ülkenin kamu borçluluğunda çok yüksek artışlar yaşanmış olmasına rağmen, Türkiye’nin burada net bir pozitif ayrışma göstermiş olması. 2007 yılında Türkiye’nin kamu borcunun milli gelire oranı yüzde 40 idi. 2014’ün 3. Çeyreği itibariyle bu oran yüzde 34.1. OECD ülkelerine baktığımızda ise 2007’deki toplam borçluluk oranı yüzde 73.3. 2014 sonu için tahmin edilen rakam ise yüzde 112. Şu anda Estonya dışında OECD’de bizden daha düşük borçluluk oranına sahip bir ülke yok. Son 3 sene ortalamasında bütçe açığı yüzde 2’nin altında, toplam kamu kesimi genel açığı ise yüzde 1’in altında seyretmekte. (Tabii, kayıt dışılığın azaltılıp doğrudan gelirlerin artırılmasıyla bütçenin istikrarlı hale getirilmesi konusunda daha gidilecek çok mesafe olduğu da bir gerçek.)  

Ulusal entegrasyona gelirsek. Gerek Orta-Doğudaki siyasi parçalanmışlık, gerekse de AB’deki mali birlik (-tesizlik) bize bugünlerde siyasi ve ekonomik entegrasyonun ne kadar önemli bir değer olduğunu hatırlatıyordur. Bu anlamda bizim için de Kürt meselesi uzun zamandır bir zafiyet noktasıydı. Bu meselenin Türkiye ekonomisine yitirilen insan gücü, askeri harcamalar, artan kaçakçılık ve kriminalleşme ve bölgede yatırım ortamının tesis edilememesi gibi maliyetleri oldu. Bu maliyetler belki hiçbir zaman sayısallaştırılamadı ama hele 30 yıllık bir zaman süreci dikkate alındığında çok ciddi boyutlarda olduğu muhakkak. Öte yandan, bu süreçte iletişim yolları bir şekilde açık kaldı, siyasal temsiliyet sağlandı ve toplumsal birlik muhafaza edildi. Siyasal bir bölünme ise mutlaka ki, iki toplum açısından da çok daha maliyetli olacaktı. Bugün ise, her ne kadar hâlâ ‘çözüm süreci’ adı altında ve her nedense gizli bir şekilde yürütülen çalışmaların müspet bir sonuca varması kesin değilse de şu ya da bu şekilde, bu konudaki en krizli ve en maliyetli dönemlerin geride kaldığını söylemek mümkün. Bu da ekonomik anlamda önemli bir yükün azalması ve yeni bir potansiyelin ortaya çıkması anlamına geliyor.

Şimdi, bütün bunları neden bugünlerde yazma ihtiyacını hissettim?  Evet, önümüzdeki dönemde döviz kurunda dalgalanmalar olacak, hatta zaman zaman bu dalgalanmaların boyutu rahatsız edici seviyelere de çıkabilecektir. Öte yandan, düşük gitmeye devam eden ekonomik büyüme ile birlikte, halı altında saklanan bir takım riskler ortaya çıkmaya, bu durumun yansımasını da özellikle finansal kesim bilançolarında görmeye de başlayabiliriz. Ayrıca, kısa sürede çözümlenmesi imkansız gibi gözüken bir İŞİD ve Suriye sorunu ve bununla birlikte ciddi bir mülteci problemi de var. Bu durumun da önemli maliyetleri olacak. Ancak, her şeye rağmen, yukarıda sıraladığım noktaları dikkate aldığımızda, Türkiye ekonomisinde önümüzdeki dönemde ciddi bir kriz riski öngörmek doğru olmaz.

Kaynak : Dünya Gazetesi Tuğrul Belli Yazıları 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder