16 Ekim 2014 Perşembe

Nobel İktisat Ödülü ve maden faciası

TUĞRUL BELLİ - 16.10.2014 

Genellikle iktisatla ilgili giriş düzeyindeki ders kitaplarında önce uzun uzadıya serbest rekabet ve piyasa kavramı ve bunun kaynak dağılımında ne kadar etkin bir sistem olduğu anlatılır, sonrasında çok kısaca bazı piyasaların doğal olarak tekelci veya oligopolist bir yapıda olduğundan bahsedilerek, böyle bir durumda oluşacak toplumsal kayıp basit bir şemayla gösterilir ve sanki çok farazi bir durum inceleniyormuş gibi konu burada sonlandırılır. Halbuki, gerçek hayatta aslında serbest piyasalar çok nadirdir, aksine çoğu üründe tekelci ve /veya oligopolist piyasaların egemenliği söz konusudur. (Örneğin Türkiye’de sanayi sektöründeki faaliyet kollarının % 46’sında yüksek yoğunlaşma (4 veya daha az şirketin o faaliyet kolunda % 50’nin üzerinde pay sahibi olması) var.)
Bu piyasaların bir kısmı doğal olarak tekelci bir yapıya sahiptir (çoğu amme hizmeti bu gruba girer), ancak oldukça önemli bir kısmı da bir kaç şirketin gizli anlaşmalarla (collusion) oluşturdukları doğal olmayan tekelci yapılaşmalardır. (Son dönemde ortaya çıkarılan LİBOR faizlerinin bir bankalar karteli tarafından belirlenmesi olayı collusion’a iyi bir örnek.) 

Bu sene İsveç Merkez Bankası Nobel İktisat Ödülü’nü “piyasaların yapısı ve denetimi” üzerine çalışmalarıyla alan Fransız iktisatçı Jean Tirole verimliliği azaltan ve toplumsal maliyeti artıran bu tip yapılanmaların mikro seviyede ve piyasa bazında incelenmesi gerektiği sonucuna varıyor. Ondan önceki jenerasyondaki ekonomistler tüm piyasaların düzenlenmesini kapsayacak çok basit kurallar bulma peşinde koşarken Tirole kamu çıkarının ancak her bir piyasanın kendine özgü detayları incelenerek korunabileceğini ispatlamış bulunuyor. 

Uygulamada piyasa farklılıklarının önemine şöyle bir örnek verilebilir: Normalde piyasa düzenleyicilerinin (ör: EPDK) firmaların ürün satış fiyatlarını ürün maliyetlerine oranlı olarak belirlemeleri halinde firmaların inovasyon yapıp maliyetlerini indirmeleri için gereken teşviğin ortadan kalktığı düşünülür. (Firmanın kâr marjı aynı kalacağından neden inovasyonla uğraşsın ki?) Ancak, öte yandan, bu yolla firmaların ürünlerinin niteliğini düşürerek maliyetlerini azaltmasının da önüne geçilmiş olunuyor. Niteliğin korunması etkisi alıcıların ürünün niteliğini kendilerinin algılama imkanı olmayan piyasalarda önemli bir faktör iken niteliği kendilerinin değerlendirebilecekleri piyasalarda göz ardı edilebilecek bir etken. İşte bu örnekten yola çıkarak, “acaba Türkiye’de özelleştirme uygulamaları ve piyasa düzenlemeleri Jean Tirole’ün önünü açtığı bu yüksek standarttaki analizlere dayandırılıyor mu?” sorusunu sorabiliriz sanırım. Açıkçası, incelediğim hiç bir düzenleyici kurumun web sitesinde kendi piyasalarındaki rekabet ve fiyatlama eğilimleri hakkında herhangi bir kapsamlı bilimsel çalışmaya rastlamadım. (Mutlaka vardır da ben rastlayamadım!) Sitelerde çoğunlukla bazı istatistiki bilgiler ve kurul kararları yer almakta. 

Yukarıdaki örneğe geri dönersek: Elektrik üretim ve dağıtım piyasasında (coğrafi bölge ve üretim yöntemi gibi bazı kriterler dikkate alınarak) doğru olan alış fiyatının belirli bir zaman dilimi için sabit tutulması. Böylece, firmalara maliyetlerini düşürmek için önemli bir teşvik verilmiş oluyor. Ancak, madencilik gibi (işçi emniyeti açısından) niteliğin azami derecede önemli olduğu piyasalarda ise fiyatlandırmanın maliyete oranlandırılması gerekiyor. Halbuki, Türkiye’de ne yapılıyor?: Özel işletmelerin çıkarttığı kömürler TKİ tarafından sabit bir fiyattan hem de miktar sınırlaması olmadan satın alınıyor. Bu da, işletmecinin maliyetlerini düşürmesi ve en kısa sürede azami üretim yapması için çok büyük bir teşvik anlamına gelmekte. Maalesef, bu yanlış yöntemin sonuçlarını acı bir şekilde yaşadık. Neticede, özelleştirme ve piyasaları düzenleme maalesef öyle her sene özelleştirilecek şirketlerin ve bugüne kadar ne çok gelir elde edildiğinin alt alta dökümünün yapılması ile bitmiyor. (Bir defa özelleştirme hedefl erini Maliye Bakanı’nın açıklaması bile başlı başına sorunlu bir nokta. Özelleştirme asla devletin kasası dolsun diye yapılmaz.) Çok daha nitelikli, detaylı analizlere dayanan, oyun teorisi kurallarının da dikkate alındığı sofistike çalışmalar yapmak ve buna göre piyasa kurallarını belirlemek gerekiyor. Bütün bunları yaparken de öncelikle düzenleyici kurumlar, hükümet yetkilileri ve firmalar arasında çok yüksek duvarlar olması gerekiyor ki zaten daha o noktada bizde sorunlar beliriyor maalesef!
Kaynak : Dünya Gazetesi Tuğrul Belli Yazıları 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder