19 Eylül 2014 Cuma

KRİZDEN DOĞRU DERSLER ÇIKARILABİLDİ Mİ?

TUĞRUL BELLİ - EYLÜL 2014 

2008 küresel krizinden sonra oklar neo-liberal politikalar ve bunların gelir eşitsizliğini artıran sonuçları üzerinde yoğunlaşmıştı. Stiglitz ve Krugman’ın da dahil olduğu bir kısım ekonomist ise krizin doğrudan gelir eşitsizliğinin artması sonucunda orta sınıfların alım gücünün zayıflamasından kaynaklandığını düşünüyor.
(Fransız ekonomist Piketty de Mart ayında piyasaya çıkan ve çok ses getiren çalışmasında bugüne kadar pek uygulanmayan bir yöntemle (gelir vergisi beyannamelerinden yola çıkarak) Batı toplumlarındaki en zengin kesimlerin (istisnai bazi dönemler hariç) zaman içinde daha da zenginleşmekte olduğunu ispat etti.
Piketty’nin bu bulgularının pek tartışılır bir tarafı yok. Hatta, son zamanlarda off-shore hesaplarda gizlenen paralar da katıldığında durumun görünenden daha da vahim olduğu yönünde iddialar bile söz konusu.)
Ancak artan bu gelir eşitsizliğine rağmen ABD’de hanehalkı tüketiminin milli gelire oranının düşmediği, aksine 2000’li yılların başından beri %70 seviyelerinde olduğu görülüyor. Yani artan gelir eşitsizliği alım gücünü azaltmamış. Ancak ne pahasına? Orta sınıfların aşırı borçlandırılması pahasına. ABD’de 2000’de %65 olan hanehalkı borçlanma oranı 2008’de %95’e fırladı. Bu sayede konut fiyatlarında balonlaşma meydana geldi. Konut fiyatlarındaki artış artan konut kredileriyle dengelendi. Faizler göreceli düşük olduğu için de, aylık kredi ödemeleri düşük kaldı. Ayrıca, konut fiyatları arttıkça bankalar kredi kullananlara (ipotekleri karşılığında) daha da fazla kredi kullandırdılar. Böylece, normal gelirleri artmasa bile orta sınıflar borçlanarak yaşam seviyelerini belli bir düzeyde tutmaya devam ettiler. Bu, tabii ki “sürdürülebilir” bir durum değildi. Nitekim, faizlerin artmasıyla iflaslar arttı.

Borçluluk artışına paralel bir şekilde ortaya çıkan “aşırı finansallaşma“ da sosyal değeri tartışmalı pek çok spekülatif enstrumanın da ortaya çıkmasına sebep oldu. Aslında, ortaya çıkan pek çok yeni finansal ürünün mikro ölçekte bakıldığında bir “finansal mantığı” da vardı. Ancak, piyasanın artan risk iştahı nedeniyle hacimler anormal artmaya, fiyatlamalarda çarpıklıklar oluşmaya ve bu ürünlerle ilgili denetim ve regülasyonlar yetersiz kalmaya başlayınca işin rengi değişti, ve iflaslar (default) peşi sıra gelmeye başladı.

Ben bütün bu gelişmelerden kendi adıma şöyle bir ders çıkarıyorum: Kapitalizm, özellikle aşırı liberal formlarında, her zaman kazaya açık bir sistemdir. Gerek krizleri önlemek, gerekse de oluşan krizleri en düşük maliyetle atlatabilmek için adil bir gelirler politikası, şeffaf ve kamuya yük bindirmeyen bir borç (iflas) çözüm politikası ve finansal balonların önüne geçecek etkin bir denetim sistemi gereklidir. Peki, acaba ABD ve AB’de bu konularda krizden beri herhangi bir gelişim sağlanabildi mi?

Adil bir gelirler politikası herşeyden önce yüksek oranlardan başlayan gelir (ve hatta “servet”) üzerinden kademeli bir vergilendirmeyi, asgari ücretlerde artışı, çalışan haklarının geliştirilmesini vs. gerektirir. Gelir dağılımının ciddi bir şekilde bozulmakta olduğuna dair belki onlarca çalışma üretilmiş olmasına rağmen, Obamacare olarak adlandırılan ve ABD’nin diğer gelişmiş ülkelere göre zaten çok geri kalmış sosyal güvenlik sistemini daha kapsamlı hale getiren program dışında bu konularla ilgili hiçbir ilerleme sağlanabilmiş değil. Aksine, “arz tarafı” reformları adı altında özellikle Güney Avrupa ülkelerindeki sosyal programların ve çalışan haklarının zayıflatılması gündemde.

Gelelim borç çözüm politikalarına. ABD’de konut ve tüketici kredileri, bunlara son dönemde eklenen öğrenci kredileri tamamen buzdolabına kaldırılmış vaziyette. Borçların silinmesi, yeniden yapılandırılması ve bu süreçte bazı finans kurumlarının iflası-devletleştirilmesi gibi konular ise hiç bir zaman gündemde olmadı. “Batmak için fazla büyük” gerçeğinden kaynaklanan bankacılıkta “ahlaki tehlike” riski ise aynen devam etmekte. Euro bölgesinde ise bankaların sermayelendirilmesi miktar olarak mümkün olduğunca düşük tutulmaya çalışılırken, takvimi de belirsiz.

Finansal piyasalarda oluşması muhtemel balonları ve riskli durumları önlemeye yönelik tedbirler konusunda ise kayda değer hiç bir şey yapılmadığı gibi, bir de “miktarsal gevşeme” (QE) politikaları ile gerek finans, gerek konut piyasalarında yeni balonların önü açılmakta. ABD borsasında CAPE endeksi 27 seviyelerini aşmış durumda (25’in üzeri tehlike sinyali). İlk 50 şirketin fiyat-kazanç oranları ise birbirine son derece yaklaşmış durumda. Bu durum son dönemdeki alımların tamamen gözü kapalı spekülatif alımlar olduğunu göstermekte. Gelişmiş ülkelerdeki konut fiyatlarının ise, geçen haftaki The Economist dergisinde “yeniden gerçekle ilişkisi kopma noktasına gelmiş” olduğu ifade ediliyor.

Kısaca 2008 krizi sonrasında alınan tedbirlere baktığımızda kapitalizmi yeni krizlerden soyutlayacak sağlam adımlar atıldığını görebildiğimizi söylemek hâlâ çok zor.

 Eylül 2014 Ekonomi Raporunun tamamına ulaşmak için lütfen tıklayınız.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder