10 Temmuz 2014 Perşembe

Yeni orta sınıf ve kalkınma

TUĞRUL BELLİ - 10.07.2014 
Taraf gazetesine verdiği röportajda Prof. Çağlar Keyder, Türkiye ve benzeri gelişmekte olan ülkelerde ‘Yeni Orta Sınıf (YOS)’ olarak tanımlanan bir sınıfsal oluşumun varlığından söz etmiş. Keyder bu sınıfı kısaca şöyle tanımlıyor: “Yabancı dil bilen, muhtemelen yurtdışı ilişkileri sağlam, diploma gerektiren mesleklere sahip insanlar”. Bu sınıfı kısaca yüksek okul mezunu “beyaz yakalılar” olarak da tanımlayabiliriz. 
YOS’un dünyaya bakış açısı ve beklentileri geçmiş kuşaklardan oldukça farklı. Gene Keyder’e göre “Bu insanlar kendilerini, kendinden menkul bir otoriterliğe karşı olarak görüyorlar... Beceriye, liyakata, performansa dayanan, meritokratik sistemi kendileriyle özdeşleştirdikleri için yolsuzluğu (da) kendi yaşam tarzlarını tehdit edecek bir engel olarak görüyorlar.” 
YOS olgusu sadece bize özgü bir olgu değil. 2. Dünya Savaşı sonrasında Batı toplumlarının liberal demokratik kazanımları o günün YOS’ları sayesindedir. (Gezi olaylarıyla yakın benzerlikler içeren 1968 olaylarının arka planında da YOS’lar vardı.) Ancak, gerçek şu ki, son 20 yıl içerisinde YOS’lar bu toplumlardaki avangart, öncü konumlarını kaybettiler. Bunda sermayedar kesimin güçlenerek, iş piyasasını kontrolü altına almasının ve dolayısıyla orta sınıfl arın gelirden aldıkları payı kendi lehlerine çevirmesinin de önemli payı var. (Bu da Piketty ve benzerlerinin ortaya attıkları son yıllarda Batı toplumlarında artan gelir/ refah eşitsizliği savıyla bire bir örtüşmekte.) Sonuçta, kapitalist toplumlarda öncü rolün gücünü ekonomik alım gücünden bağımsız düşünmek yanlış olur. 
Nitekim OECD’nin yakın zamanlı bir çalışmasında, gelişmiş ülkelerdeki üniversite mezunlarının toplam nüfus içindeki oranının son 30 yılda çok da fazla artış göstermediğini görüyoruz. Hatta Almanya, ABD ve Finlandiya gibi bazı ülkelerde bu oran aynı kalmış vaziyette. Buna karşılık, özellikle son yıllarda, bu ülkelerde üniversite mezunlarının diğer mezunlara göre elde ettiği gelir farkında da azalma söz konusu. Ayrıca, özellikle ABD’de yüksek eğitim masrafl arı için borç alma giderek artmakta. Son 20 yılda borçlanan öğrenci sayısı % 25, ortalama borç miktarı ise % 100 artmış vaziyette. 
Öte yandan, Türkiye ve benzeri ülkelerde ise YOS’un daha yürüyecek oldukça yolu olduğu iddia edilebilir. Şöyle ki, 2004 yılında toplam istihdamın sadece % 11’i yüksek okul mezunlarından oluşurken 2013’te bu oran % 20’ye yaklaşmış vaziyette. Daha çarpıcı olarak da, son 20 yılda yaratılmış olan 5.9 milyon yeni net istihdamın 2.6 milyonu (% 44) üniversite mezunlarından oluşmakta. Aynı zamanda yüksek okul mezunları düz lise mezunlarından ortalama %115 daha fazla gelir elde etmekteler. (2010 verisi). Bu da onları toplum içinde (alım gücü açısından) daha etkili bir konuma yerleştirmekte. 
Öte yandan, rekabette olduğumuz diğer gelişmekte olan ülkelerle kıyasladığımızda, “Türkiye’deki yüksek okullaşma oranı yeterli bir seviyede mi?” diye sorduğumuzda cevabın çok da olumlu olmadığını söyleyebiliriz. OECD verilerine göre 37 ülke ile kıyaslandığında Türkiye 25- 34 yaş arası nüfusun yüksek okul oranı bakımından % 19 ile Brezilya’dan sonra sondan 2. sırada. (Bu istatistiğe göre 37 ülke arasında genç nüfusta en yüksek üniversiteleşme oranı % 63 ile Güney Kore’de. Ayrıca, Güney Kore’de 25- 34 yaş ve 25-64 yaş grupları arasındaki yüksek okul mezun oranı farkı % 23. Güney Kore son 30 yılda eğitim seviyesini muazzam bir şekilde artırmış bulunuyor. Bu fark bizde ise % 5!) 
Keyder’in YOS’ların büyümesine paralel olarak son tahlilde optimistik bir toplumsal gelecek vaat eden analizine 3 noktadan itiraz edilebilir. Birincisi, ağır dozda bir popülizm ve çoğunlukçuluk anlayışı ile yönetilen bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde YOS’ların liberal istekleri daha uzun bir süre görmezden gelinebilir ve hatta bastırılabilir. İkincisi küresel ekonominin işgücü piyasası üzerindeki rekabetçi baskıları YOS’ların yeterince palazlanıp toplum içinde avangart bir güç olmasını (ve Batı’da olduğu gibi zamanında geri dönülemez liberal kazanımlar elde edilmesini) zorlaştırabilir. Üçüncü nokta ise Türkiye özelinde son dönemde niceliksel olarak hızlı bir artış gösterse de üniversite mezunlarının niteliksel yönden katma değer yaratma potansiyelinin düşük kalma ihtimali. Bu bağlamda, son yıllarda ciddi yalpalanmalar gösteren eğitim politikasının temelden ele alınması, günümüz ihtiyaçlarına göre şekillendirilmesi ve yüksek okulların da gerçek anlamda özerkliğe kavuşturulması şart.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder