6 Mart 2014 Perşembe

DEVALUASYONUN GETİRDİĞİ FIRSATI TEPMEK HATA OLUR

TUĞRUL BELLİ - MART 2014

Türkiye’de imalat sanayinin milli hasıla içindeki payının, bir gelişmekte olan ülkede asla olmaması gereken bir şekilde, son 15 sene içerisinde ciddi anlamda gerilediğini biliyoruz. Özellikle, son yıllarda ihracata yönelik imalat sanayine ve diğer döviz kazandırıcı alanlara giderek azalan oranlarda yatırım yapıldığını biliyoruz. Özel sektörün döviz borcunun artığını ve buna paralel olarak da cari açığımızın finansmanının giderek artan bir şekilde “kırılgan” bir hale geldiğini de biliyoruz. Bunlar kimsenin tartışamayacağı son derece somut gerçekler. Öte yandan, Türkiye’nin “sürdürülebilir” bir kalkınma için döviz gelirlerini artırması gerektiği
konusunda da herhalde herkes mutabıktır.
Teşvikler ihracatı ivmelendirme için önemli bir silah. Ancak, teşvik politikaları hem geliştirme ve uygulama açısından sorunlu, hem de ancak oldukça uzun vadede netice verebilecek politikalardır. Öte yandan, “gerçekçi” bir kur politikası izlemek, dış açıkta çok daha kısa vadede bir düzeltme sağlayabilir. Ancak, gerek son 1 seneye kadar ülkeye giren küresel fon akımlarının yoğunluğu, gerekse de TL’nin değerli kalmasının (enflasyonu kontrol etmek açısından) Merkez Bankası’nın işine gelmesi nedeniyle TL güçlü kalmaya devam etti. (Bu bağlamda bence MB’nın TL’nın reel efektif kur düzeyinin 1.20 değerini bir “sürdürebilir denge kuru” olarak kabul etmiş olması da son derece yanlıştı. Nitekim, TL’nın ciddi bir baskı altına girdiği Mayıs ayında reel efektif kur endeksi de tam bu seviyelerdeydi.)

Bazı kesimler ise, TL’deki değer kaybının özellikle yüksek miktarda döviz borcu olan şirketler açısından önemli bir risk oluşturduğunu ve bu nedenle de TL’ye yeniden değer kazandırılması gerektiğini savunmaktalar. Bu görüşe 3 nedenle çok katılamıyorum doğrusu. Birincisi, döviz borcu olan şirketlerin büyük çoğunluğunun aynı zamanda ihracatçı (yani döviz geliri olan) şirketler olması. (Eğer böyle değilse açıkçası bunun vebali bu tip şirketlere döviz kredisi kullandıran bankalardadır.) İkincisi, bugün bu nedenle bazı şirketler “bilanço” zararı yazsalar bile, uzun vadede bakıldığında, bu durum ismi üzerinde bilanço zararıdır,
ve reel zarara dönüşmeyecektir. Üçüncüsü ise, hepimiz biliyoruz ki, bugün özel sektörün dış borcu gibi gözüken borçların bir kısmı, esasen söz konusu şirketlerin yurtdışında tuttukları kendi paralarıdır.

Öte yandan, kurdaki artışların bir noktada enflasyona tesir ettiği de bilinen bir olgu. Ancak, bu durum ekonominin illaki bir devaluasyon-enflasyon sarmalına gireceği anlamına da gelmiyor. İç talep ve bütçe dengesi kontrol altında tutulabildiği müddetçe, özellikle ithalata bağımlı olmayan fiyatlardaki (non-tradeables) artış da göreceli olarak düşük kalacaktır. Zaten yapılan çeşitli çalışmalar da Türkiye’de devaluasyonun enflasyona etkisinin %15-20 civarında olduğunu göstermekte.

Son 9 ayda yaşanan devaluasyon neticesinde, Nisan sonunda 121.4 seviyesinde olan reel efektif kurun Ocak sonunda 101.6 değerine kadar gerilediğini gördük. Şubat ayında ise tekrar bir artış söz konusu (101.9). Önümüzdeki aylarda da, yükselecek enflasyonla birlikte bir miktar daha artış olması kaçınılmaz. Ancak, gerçekçi (reel) bir faiz politikası izlenirken makro-ihtiyati tedbirlerin desteğiyle de iç talep düşük bir düzeyde tutulmaya devam edilirse ve hatta senenin 2. yarısında tekrar net fon girişleri görülmesi durumunda (kabul etmek gerekir ki, bugün hüküm süren iç ve dış koşullar altında bu düşük bir olasılık) döviz alım ihalelerine başlanarak TL’nın yeniden değerlenmesine fırsat verilmez ise reel kur endeksi düşük seviyelerde kalmaya devam edecek ve bu şekilde bu sene ve ilerisinde Türkiye’nin dış açığını dengelemek konusunda önemli bir fırsat sağlanmış olacaktır. (Nitekim, son dış ticaret verileri de ihracatta bir miktar ivmelenmenin ipuçlarını verir nitelikte. Son 3 ayda, altın ticaretinden arındırılmış ihracat ortalama olarak %8 civarında bir artış göstermiş bulunuyor. Şubat ayı PMI Endeksi verileri de ihracat siparişlerinde bir kıpırdanmaya işaret etmekte.)

Evet, sonuçta bu önerimin bir ölçüde kirli dalgalı kur rejimi (dirty floating rate) anlamına geldiğinin farkındayım. Ancak, hangi “aklı başında” gelişmekte olan ülke parasının değerini şu veya bu şekilde kontrol etmiyor ki? Çin ve diğer pek çok Uzak Doğu ülkesi yıllardır paralarının değerini düşük tutmaya çalışıyorlar. Son olarak Japonya’nın “deflasyonu yenmek“ adı altında yaptığı parasal genişleme bile aslında yen’in değerini düşürerek rekabetçiliğini artırma yolunda bir adım olarak görülebilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder