21 Şubat 2014 Cuma

Bu kadar deneysel politika yeter

TUĞRUL BELLİ - 20.02.2014



Merkez Bankası Salı günkü PPK toplantısında beklendiği gibi ne faizlerle, ne de diğer politika araçlarıyla ilgili bir değişikliğe gitmedi. 28 Ocak gece yarısında yapılan toplantıda alınan MB’nin kendi ifadesiyle “güçlü ve önden yüklemeli parasal sıkılaştırma” kararı sonrasında TL’deki değer kaybının durmuş ve hatta az da olsa geri alınmış olması nedeniyle, piyasaların da beklentisi bu yöndeydi. 28 Ocak sonrasında ortalama fonlama maliyeti % 7’den % 10’a çıkarak 3 puan artmış bulunuyor. Bu artışın doğal olarak kısa sürede diğer piyasa faizlerine yansıdığını görmekteyiz. Pek tabii ki, artan faizler ekonomik büyümede bir ivme kaybına sebep olacaktır.
Hatırlanırsa, benzer bir şekilde 2011 sonlarında TL’ye gelen baskılar sonucunda, MB politika faizini yükseltmek zorunda kalmış ve 2012’de büyüme oranımız da % 2.2 seviyesine gerilemişti. Ancak, iki dönem arasındaki önemli bir fark 2011 yılı büyümesinin 2010 yılındaki % 8.8’lik yüksek oranlı büyümeden sonra gelmiş olmasıydı. Halbuki son 2 senedeki büyüme hızlarımız % 2.2 ve %4.0 ile Türkiye’nin uzun dönemli büyüme hızının oldukça altında. Eğer bu sene de % 2.5 civarında büyürsek (piyasa konsensüsü bu yönde), bu Türkiye’nin 3 sene arka arkaya düşük hızla büyüyeceği anlamına gelmekte.
PPK karar metninde “enfl asyon görünümünde belirgin bir iyileşme sağlanana kadar para politikasındaki sıkı duruş sürdürülecektir” cümlesi dikkat çekiyor. Ancak, döviz kurunda artık kalıcılık arz etmesine kesin gözüyle bakmamız gereken % 20 civarında artış, enerji maliyetlerinin yüksek seyretmeye devam etmesi (OVP’de 2014 için Brent petrol fiyatı 103.2 dolar olarak öngörülmüştü, bugün itibarıyla fiyat 110 doların üzerinde), BOTAŞ başta bazı KİT’lerin artan zam ihtiyaçları ve (belki de en önemlisi) ciddi bir kuraklık riski ve dolayısıyla yüksek oranda artma ihtimali olan gıda fiyatları ile karşı karşıya olmamız gibi nedenlerle “enflasyon görünümünde belirgin bir iyileşme sağlanması” beklenenden çok daha uzun bir süre alacaktır. Her ne kadar, senenin 3. çeyreğinde global fon akımlarında yeniden bir dengelenme ve TL’de bir miktar kalıcı değerlenme görülse bile, o noktada dahi enfl asyonun gerek hedef olan % 5’in, gerekse de tahmin olan % 6.6’nın çok üstünde, iki haneli rakamlara çok yakın bir yerlerde oluşma olasılığı çok yüksek.
Yukarıdaki nedenlerle “sorumlu” bir MB’nin bu senenin sonuna kadar politika faizini bugünkü seviyesinin altına düşürmesi mümkün gözükmemekte. Burada “sorumlu” sıfatını özellikle kullandım çünkü MB’nin ortalama fonlama maliyetini geçen sene % 4.5’e kadar düşürmüş olmasını (aynı dönemde enfl asyon % 7 civarında seyrederken!) çok “sorumlu” bir davranış olarak görmüyorum doğrusu. Tabii, bu davranışı (MB nezdinde) haklı kılacak açıklama, aynı dönemde (Türkiye’nin rating’inin de artmasıyla) yabancı sermaye girişlerinin aşırı artmış olması. Ancak, makro-ihtiyati tedbirler alınmış bile olsa, reel olarak düşük TL faizlerinin şu veya bu şekilde sırasıyla TL kredi hacmine, iç tüketime, tasarrufl arın azalmasına ve nihayetinde de (% 7.9 olarak gerçekleşen) cari açığımıza etki yapmamış olduğunu iddia edemeyiz. Bugün Türkiye’nin “kırılgan beşli” içerisinde en kırılgan ülke olarak görülmesinin altında bu sebeplerin yattığını da unutmayalım. (Aksine, faizler bu oranda düşürülmemiş olsa, belki daha fazla döviz girişi görebilirdik, ama MB döviz alım ihaleleri yoluyla hem rezervlerini güçlendirir, hem de reel efektif kuru daha gerçekçi bir seviyede tutabilirdi. Belki büyüme oranımız % 4.0 değil de, % 3.0 olurdu, ama kırılganlıklarımız da belirgin bir şekilde azalırdı.)
Sonuçta şu veya bu şekilde Başçı döneminin “deneysel” (unorthodox) para politikalarının sonuna gelmiş bulunuyoruz. Eğer şu son 3 seneden bir ders çıkaracaksak, o da bir merkez bankasının ana görevinin “her hal ve şart altında” enfl asyonu hedefl enen düzeylere çekmek olduğu, ve bu yolda da politika faizlerini asla ve asla süregelen enfl asyon oranının altına düşürmemek olduğudur. Cari açık ile mücadeleye para politikasının katkısı ise ancak faiz yoluyla iç tüketimi kontrol altında tutarak ve aynı zamanda gerçekçi bir kur politikası izleyerek mümkün.) Nitekim, bize benzer bir şekilde yüksek kronik enfl asyondan mustarip olan Hindistan’da 3 ay önce işbaşına gelen yeni Merkez Bankası Başkanı Raghuram Rajan’ın da ilk icraatı merkez bankasının tek önceliğinin enfl asyonla savaş olduğunu vurgulamak ve para politikasını buna göre şekillendirmek oldu. Darısı bizim başımıza!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder