5 Haziran 2013 Çarşamba

ABD VE EURO BÖLGESİ GİTTİKÇE AYRIŞIYOR

TUĞRUL BELLİ - HAZİRAN 2013
ABD ekonomisi gün geçtikce daha olumlu sinyaller vermeye başlarken AB ekonomisi için ise maalesef tam tersini söylemek mümkün. Hatta, şöyle ki, ABD’deki olumlu gelişmeler parasal genişleme (QE) programın­dan beklenenden önce çıkılacağı beklentisini artırarak, son günlerde ABD tahvillerinin faizlerini de %0.6 kadar yukarı çekmiş durumda. Faizlerdeki yükselişe paralel olarak da 21 Mayıs’ta en yüksek değerine ulaşmış olan borsa endeksi de bir miktar geri çekilme gösterdi.
Ancak gene de bir yıl öncesine göre S&P500 endeksi %25 yukarıda. Konut fiyatlarındaki bir yıllık artış ise %9.3’e ulaşmış durumda. Diğer pozitif bir haber ise Temsilciler Meclisi’ne bağlı bir kamu kuruluşu olan Congressional Budget Office’in (CBO) ABD’nin bütçe açığı ve borçlanma düzeyi üzerine yaptığı projeksiyonlardaki radikal düzelme. Artık CBO ABD’nin bütçe dengesinin 2014’te %3.4’e ve 2015 yılında ise %2.1’e gerileyeceğini öngörmekte. (Bu durum yüksek borçlanma konusunu siyasi ve ideolojik nedenlerle devamlı gündeme taşımış olan Cumhuriyetçiler için de büyük bir darbe.) Bütün bu olumlu gelişmelere mukabil enflasyon cephesinde (enerji fiyatlarındaki gerilemeye de bağlı olarak) ise en ufak bir kıpırdanma bile söz konusu değil.

Her ne kadar piyasalar miktarsal genişlemenin durdurulacağını fiyatlamaya başlasa da, ekonomistler kalıcı bir toparlanmanın daha zaman alacağı konusunda hem fikir. Sonuçta, nihai karar mercii FED Başkanı Bernanke ve onun da toparlanma iyice somutlaşana kadar bu konuda bir adım atması olası değil. Kanımca, enflasyon bu düzeylerde devam ettiği sürece aylık 85 milyar dolarlık varlık satın alımı programı kesintisiz devam edecek. ABD Hazine bonolarının getirilerinde görülen kıpırdanma ise (QE programından çıkış takvimi yaklaşıyor olması nedeniyle) son derece doğal bir gelişme ve ekonomiyi soğutacak ve bazılarının korktuğu gibi toparlanmayı boğacak bir gelişme kesinlikle değil. Kısa vadeli faizler düşük seviyelerde devam ettiği sürece 10-yıllık faizlerin de yükselmesi sınırlı kalmaya devam edecektir.



Avrupa’ya gelirsek. Durum gerçekten acıklı. Artık Japonya benzeri 20 senelik depresyon senaryosu bir varsayım olmaktan çıktı, ve bence somut bir realite olarak Avrupa’nın karşısında duruyor. Bu yılın 1. Çeyreğinde Euro bölgesi önceki çeyreğe göre %0.2 daralırken sadece Almanya ekonomisi %0.1 gibi bir oranda büyümüş gözüküyor. (Geçen yılın aynı çeyreğiyle karşılaştırıldığında ise Almanya’nın büyüme oranı %-0.3.) Güney Avrupa ülkelerindeki akut daralma devam ederken, artık Hollanda ve Finlandiya gibi Kuzey ülkeleri de resesyona girmiş durumdalar.


Her ne kadar son toplantısında Avrupa Merkez Bankası (AMB) politika faizini %0.75’ten %0.5’e çektiyse de, ABD (ve son dönemde de Japonya) benzeri bir QE programına gidilmediği sürece yapılan bu faiz indiriminin hiçbir fayda sağlamayacağı kesin. Son olarak da, Draghi’nin AMB’ye yatırılan paralara verilen faizleri (borç alma faizi)negatife çekerek Avrupa bankalarının reel sektöre kredi vermesini teşvik edeceği şeklinde haberler çıktı. Böyle bir tedbir, bırakın işe yaramayı, tam tersine durumu daha da kötüleştirecektir. Büyük bir ihtimalle Avrupa bankaları bu sefer paralarını Alman devlet bonolarına yatıracaklar, böylece Alman ekonomisinde faizler düşerken canlanmaya asıl ihtiyacı olan ülkelerde kredi şartları daha da ağırlaşacak. AMB’nin belki de yapması gereken bankaların Avrupa ekonomisinin %60’ını ve istihdamının da %80’ini oluşturan KOBİ’lere vereceği kredi paketlerini satın alarak bankalara KOBİ kredisis vermeleri yönünde bir teşvik mekanizması yaratmak. (Almanya’nın böyle bir plana şiddetle itiraz edeceği muhakkak.)

Ancak AB’nin asıl problemi kredi arzından çok kredi talebi eksikliği. Bunun için de mutlak surette kemer sıkma tedbirlerinin gevşetilerek maliye politikalarının genişletilmesine izin verilmesi gerekiyor. 2011 yılında ”Büyüme ve İstikrar Paktı” altında üye ülkelerin %3 bütçe açığı ve %60 kamu borcu sınırlamasına uyuma zorlanmasının büyük bir hata olduğu ortada. Halbuki, kriz sırasında ülke borçluluklarının artmasındaki temel sebep üye ülkelerin (Yunanistan dışında) kriz öncesinde aşırı gevşek maliye politikaları izlemiş olmaları değil, ”euro’yu kurtarmak” adına bilançoları milli gelirlerinin çok üzerinde olan bankaların borçlarının üye devletler tarafından üstlenilmiş olmasıydı. Bugün geldiğimiz noktada, euro’yu kurtarmak amacıyla alınan yanlış ve eksik tedbirlerin sadece euro’nun geleceğini değil, ekonomik ve siyasal açıdan AB’nin de geleceğini ciddi şekilde riske soktuğunu söylemek mümkün.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder