18 Nisan 2013 Perşembe

Cari Açık = Ele Muhtaç Bir Ekonomi

TUĞRUL BELLİ - 04.04.2013
2012 yılı büyümesi %2.2 gibi oldukça düşük bir oranda gerçekleşti. Bu denli düşük bir büyüme oranına karşın % 6.0 gibi hatırı sayılır yükseklikte bir cari açık vermiş olmamız insanı ister istemez bu durumun sürdürülebilirliği üzerine düşünmeye sevk ediyor. Öncelikle baştan şu tesbitleri yapalım: 

  1. Bizatihi %6 cari açık oranı çok yüksek bir orandır. (Hakeza, ABD ekonomisi böyle bir oranda açık verse, oradaki bütün iktisatçılar ve politika yapıcılarının bir numaralı önceliği bu konunun çözümü olur.)
  2. %2.2 büyürken, %6.0 açık vermek demek, Türkiye'nin aradaki fark kadar dış borç oranını artırmış olması demektir. (Gelen sermayenin çok az bir kısmı "doğrudan yabancı yatırımlar" ki bunları da her koşulda vatan-millet için faydalı addetmek doğru değil.)
  3. Bu yıl için "makul" projeksiyonlar, büyümenin %4, cari açığın ise %7.5 civarında gerçekleşeceğini göstermekte. Yani, bu yıl da dış borç oranımız artmaya devam edecek.
  4. Türkiye'nin toplam dış borcu 337 milyar dolar ve milli hasılaya oranı da %42.8'dir. Belki bu oran krizdeki pek çok ülkeye göre düşük görülse de, vadesi bir seneden az olan kısa vadeli borçların toplamı 101 milyar dolar ile azımsanmayacak boyuttadır. (Ayrıca son 1 senedeki net borç artışının % 58'inin kısa vadeli borçlardaki artıştan kaynaklandığını hatırlamakta fayda var.)

Bardağın dolu tarafında ihracat ve ithalattaki fiyatlamalar dolayısıyla dış ticaret açığımızın (dolayısıyla cari açığın) görünürden daha düşük olduğundan, yabancı borç gözüken bir kısım borcun aslında borçlananların kendi parası olduğundan ve cari açığımızın tamamının "enerji" açığımızdan kaynaklandığından bahsedilebilir. Bunlar "hafifletici" sebepler olmakla birlikte, Türkiye ekonomisinin kendi ayakları üzerinde duramadığı ve "daimi" olarak yabancı kaynak girişlerine muhtaç bir ekonomi olduğu gerçeğini değiştirmez. "Daimi" olarak yüksek oranlı cari açık veren ve bunu verirken de toplam yatırımları (teknik tabiriyle "gayri-safi sabit sermaye oluşumu) göreceli düşük kalan bir ekonominin ne siyasi, ne de ekonomik olarak bağımsız politikalar izlemesi ve kişi başına düşen milli hasıla bakımından gelişmiş ülkelere istenilen hızda yakınsaması mümkün değildir. 

Yüksek cari açık verirken yatırım harcamaları göreceli olarak düşük kalan bir ekonomide tüketim harcamalarının seviyesinin fazla yüksek olduğu söylenebilir. (Sonuçta milli gelir yatırım ve tüketim harcamalarının toplamına eşittir.) Türkiye bağlamında tüketim harcamalarının yüksekliği ise demografik sebeplerle (genç ve harcamaya meyilli nüfus) ve hanehalklarının tüketici kredisi kullanımındaki artışla ilintilidir. Birinci neden için yapılabilecek pek bir şey yok. Tüketici kredilerinin daraltılması ise hanehalklarının alım gücünün düşük olması nedeniyle büyüme oranını menfi yönde etkileyecektir. (Gelir dağılımının düzeltilmesi orta vadede bu etkiyi azaltabilir.) Tüketim harcamalarını düşürecek bir başka önlem de hanehalklarının aleyhine özel şirketlerin ve devletin milli gelirden aldıkları payın yükseltilmesidir. Bu ise ancak reel ücretlerin düşürülmesi ile gerçekleştirilebilir. Siyaseten böyle bir tedbirin alınmasının zorluğu bir kenara, büyümenin sekteye uğramaması için tüketim daralırken yatırım harcamalarında eş zamanlı bir artış sağlanması gerekir. Bu noktada ise yatırım harcamalarının ithalatı da tetiklemesi nedeniyle bu sefer de dış ticaret açığı ciddi bir kısıt olarak ortaya çıkmaktadır. Yatırımları döviz kazandırıcı alanlara yöneltmek için ise bugüne kadar kefeni yırtan tüm gelişmekte olan ülkelerin yaptığı gibi doğru planlanmış teşvikler, gerekli yerlerde bazı korumacı tedbirler ve rekabetçi bir kur politikası uygulanması şart. 

Sonuçta Türkiye'nin daha az iç tüketim yaparken, daha fazla döviz kazandırıcı yatırım yapması şart. Aslında bol ve ucuz sıcak paraya boğulan global ekonomi bize son yıllarda bu değişimi yapabilme fırsatını da sundu. Ancak biz rant ve tüketime dayalı bir ekonomiyi sürdürmeyi tercih ettik.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder