8 Şubat 2013 Cuma

ORTA GELİR TUZAĞI

TUĞRUL BELLİ - ŞUBAT 2013
Gelişmekte olan ülkelerin hızlı bir büyüme göstererek kişi başına düşen milli hasılalarının 10-15 bin dolara yükselmesinden sonra büyüme hızlarının yavaşlaması ile birlikte bir orta gelir tuzağına (middle income trap) girdikleri son dönemde çok dillendirilen bir konu. Haliyle, Türkiye’nin de 10 bin dolar sınırını aşmış olması nedeniyle, konu doğrudan bizi de ilgilendirmekte.Geçen sene, çok yüksek yabancı fon akımlarına karşın büyüme oranımızın %3’ün altında kalmış olması da bu sorunsalı daha da ön plana taşımış bulunuyor.



Aslında orta gelir tuzağını salt bir sayısal eşiğe bağlamak yerine, Türkiye’nin gelişmiş ülkelere yakınsama hızına bakmak bence daha açıklayıcı. Satın alma gücü paritesine göre hesaplanan kişi başına milli hasılamızın AB ortalamasına oranı 1998 yılında %43 iken, 2011 yılında %52’ye yükselmiş. Bu orandaki değişim aynı tarih aralığında bizimle benzer yapıdaki ekonomilerden Polonya’da 48-64, Macaristan’da 54-66, ve Romanya’da 27-49 olmuş. Türkiye aradaki farkı kapatmakta belirgin bir şekilde daha yavaş. (Bunun önemli bir sebebi diğer ülkelere göre nüfusumuzun daha hızlı artmakta olması.) Öte yandan, ABD ile iktisadi ilişkisi bizimle AB’nin ilişkisine çok benzer olan Meksika ekonomisinin 1998 yılında ABD ile %30 olan farkı aradan tam 13 sene geçtikten sonra neredeyse aynı kalmış: %31.5!

Bugünün küresel dünyasında orta gelir tuzağından kurtulmanın salt Türkiye’nin (veya diğer gelişmekte olan ülkelerin) iktisadi yapısında gerçekleştirilecek reformlara bağlı bir durum olarak görülmesi çok da doğru değil. Yani, söz konusu “tuzak”tan kurtulmak için ortaya atılan “altyapımızı güçlendirelim, yatırım ortamını yabancılara daha cazip hale getirelim, eğitime öncelik verelim”  gibi iyi niyetli önermeler gerekli şartlar olarak görülebilirse de, kesinlikle yeterli şartlar değil. (Kaldı ki, bu önermelerden yatırım ortamını yabancılara cazip kılmanın her şartta kalkınmayı desteklediğini söyleyemeyiz. Son yıllarda, ülkemize yapılan yabancı yatırımların büyük ağırlığının ihracata yönelik sanayiye değil, iç tüketime yönelik hizmetler sektörüne olduğu net bir şekilde görülüyor. Bu tarz yatırımların ise Türkiye’nin uzun vadeli kalkınmasına nasıl bir katkı sağlayacağı belli değil!)

2008’de başlayan Büyük Resesyon ise hem gelişmiş, hem de gelişmekte olan ülkeler için oyunun kurallarını değiştirdi. Batı ekonomileri için artık birincil öncelikteki sorunlar işsizlik ve büyüme. Artık yatırımların kendi bölgelerinde istihdam kaybına yol açacak şekilde gelişmekte olan ülkelere kaydırılmasına çok sıcak bakılmıyor. Öte yandan, daha rekabetçi kurlarla ihracatı artırarak büyümeyi canlandırmak amaçlanmakta. (Hoş bu sonuçta kimsenin kazanamayacağı bir oyun çünkü herkesin aynı anda rekabetçi bir kur seviyesine ulaşması fiziken imkansız.) Bu şartlar altında Türkiye gibi orta gelir seviyesinde olan ülkelerin ihracat kanalıyla büyümeleri daha da zorlaşmış durumda.

Öte yandan, çoğu zaman, Türkiye’nin Orta-Doğuya uzanan coğrafyasının önemli bir avantaj olduğundan söz ediliyor. Ancak, Türkiye’den siyasi, beşeri ve ekonomik düzlemde daha geri ülkelerle yapılacak düşük katma ürünler ticaretinin Türkiye’nin uzun dönemli ekonomik kalkınmasına ne kadar fayda sağlayabileceği üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir konu.

Son olarak da günümüz kapitalizminin doğası gereği toplum yapılarında ve yaşam tarzlarında önemli değişiklikler meydana getirmesine (kadınların işgücüne katılımı, bireyselleşme, internet ve sosyal medyanın artan etkinliği vs.) karşılık ülkemizde ağırlığını artıran “toplumsal muhafazakarlaşma” olgusunun gelişmiş ülkelere ekonomik ve beşeri bakımdan  yakınlaşmamızda önemli bir handikap olma riski taşıdığını düşündüğümü de belirtmeliyim.  

Şubat 2013 Ekonomi Raporunun tamamına ulaşmak için lütfen tıklayınız.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder